AVRUPA’NIN YENİ EKONOMİK MİMARISINDE TÜRKIYE’NIN ROLÜ

Küresel ekonomi yeni bir kırılma döneminden geçiyor. Tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği, jeopolitik risklerin arttığı ve ekonomik güvenliğin en az askeri güvenlik kadar önemli hale geldiği bir çağdayız. Avrupa Birliği’nin son dönemde hızlandırdığı “Made in Europe” yaklaşımı da bu dönüşümün bir sonucu. Ancak asıl soru, Avrupa’nın bu yeni sanayi ve ticaret mimarisini inşa ederken Türkiye’yi nereye koyacağıdır.

Bugün Avrupa’nın karşı karşıya olduğu sınamalar –enerji güvenliği, yeşil dönüşüm, dijital rekabet, savunma kapasitesi– tek başına çözülebilecek sorunlar değil. Avrupa’nın stratejik özerklik hedefi, ancak güçlü ve güvenilir ortaklarla mümkün olabilir. Türkiye tam da bu noktada devreye giriyor. Türkiye, Avrupa’nın en büyük ticaret ortaklarından biri. NATO üyesi, AB üyeliğine aday bir Avrupa ülkesi. Türkiye, Avrupa için yalnızca bir pazar değil; aynı zamanda üretim, lojistik ve tedarik üssü. Otomotivden tekstile, makineden savunma sanayisine kadar uzanan geniş bir yelpazede Avrupa değer zincirlerinin ayrılmaz bir parçasıyız. Kısaca Türkiye, Avrupa’nın ekonomik, güvenlik ve toplumsal dokusunun ayrılmaz bir parçası. “Made in Europe” girişimi, doğru tasarlanırsa bu entegrasyonu daha da derinleştirebilir. Nitekim yakın zamanda açıklanan düzenlemeler, Gümrük Birliği ortağı ülkelerin belirli koşullarda “AB menşei” kapsamında değerlendirilebileceğini ortaya koyuyor. Bu, Türkiye açısından önemli bir fırsattır.

Ancak aynı süreç ciddi riskler de barındırıyor.

Bizler daha önce de DEİK/Türkiye-Avrupa İş Konseyleri olarak bu konuda görüşümüzü dile getirdik; Avrupa’nın geleceğini ilgilendiren her başlıkta olduğu gibi “Made in Europe” tartışmalarında da görüşlerimizi en üst düzeyde, doğrudan Avrupalı liderlerle paylaştık. Nitekim bu yaklaşımın Türkiye’yi dışlayan bir çerçevede kurgulanmasının hem Avrupa’ya hem de Türkiye’ye kaybettireceğini açıkça ifade ettik; çünkü Türkiye’nin dışarıda bırakılması, Avrupa’nın rekabet gücünü artırmak yerine küresel ölçekte ABD ve Çin karşısında zayıflatma riski taşıyor. Bu nedenle iş dünyası olarak Financial Times gibi uluslararası mecralarda yayımlanan mektuplarla da Avrupa’ya çağrımız net oldu.

Avrupa Birliği’nin eş zamanlı olarak Hindistan ve Mercosur ülkeleriyle ticaret anlaşmalarını hızlandırması, rekabeti daha da sertleştiriyor. Türkiye bu ülkelerle benzer anlaşmalara sahip olmadığı için asimetrik bir tablo ortaya çıkıyor: Avrupa’nın yaptığı anlaşmaların yükümlülüklerini üstlenirken, aynı avantajlardan yararlanamıyoruz. Bu durum, başta otomotiv ve tekstil olmak üzere kritik sektörlerde rekabet gücümüzü zayıflatma riski taşıyor.

Daha da önemlisi, Avrupa’da tartışılan yeni güvenlik mimarisi ve sanayi politikaları, Türkiye’nin sistemin dışında kalma ihtimalini gündeme getiriyor. Nitekim 2026 yılı için ortaya konan senaryolarda “Made in Europe” yaklaşımı ve yeni güvenlik yapıları Türkiye’nin dışarıda bırakılabileceği alanlar arasında sayılıyor.

Bu tabloyu görmezden gelmek mümkün değil.

Bizim yaklaşımımız net: Avrupa ile ilişkilerimiz bir tercih değil, karşılıklı bir zorunluluktur. Çünkü Türkiye sadece ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir denge unsurudur. Enerji koridorlarından göç yönetimine, NATO içindeki rolünden bölgesel krizlerdeki etkisine kadar Avrupa’nın stratejik kapasitesini tamamlayan bir aktördür.

Dolayısıyla mesele, Türkiye’yi Avrupa’nın dışında konumlandırmak değil; Avrupa’nın geleceğini Türkiye ile birlikte tasarlamaktır.

Bu noktada yapılması gerekenler açıktır. Öncelikle Gümrük Birliği güncellenmeli ve hizmetler ile kamu alımlarını kapsayacak şekilde genişletilmelidir. İkinci olarak, Türkiye Avrupa’nın yeni sanayi politikalarına ve tedarik zinciri stratejilerine tam entegrasyonla dahil edilmelidir. Üçüncü olarak ise karar alma süreçlerinde daha kapsayıcı ve gerçekçi bir yaklaşım benimsenmelidir. Avrupa Birliği, kuruluş felsefesine uygun şekilde farklılıkları bir tehdit değil, ortak zenginlik olarak görmelidir.

Bugün “Made in Europe” yalnızca bir etiket değil, bir vizyon tartışmasıdır. Bu vizyon ya kapsayıcı olacak ve Avrupa’yı güçlendirecek ya da dar bir çerçevede kalıp küresel rekabette zayıflayacaktır. Türkiye bu vizyonun dışında değil, tam merkezinde yer almalıdır. Çünkü gerçek şu: Avrupa’nın geleceği Türkiye’siz eksik kalır.

 

 

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Start typing and press Enter to search