2026 KÜRESEL TİCARETİN YENİ PARAMETRESİ OLARAK YENİ KORUMACILIK
Bu yıl, küresel ticareti radikal biçimde dönüştüren iki farklı dinamiğin zirveye ulaştığı bir yıl olacak. Bunlardan ilki Çin’in dünya ekonomisi ve bununla bağlantılı olarak küresel ticaret sistemi içinde artan ağırlığı. 2025 yılı içinde Çin’in toplam ticaret fazlası 1 trilyon dolar sınırını aştı. Açıkçası bu kadar büyük bir net ihracat kaleminin diğer ekonomiler tarafından özümsenmesi artık pek mümkün olamayacak. Çin, içeride bir yandan tüketimi baskılayarak, diğer yandan finansal sistemi kamu eliyle yönlendirerek ulusal düzeyde yüksek tasarruf fazlası yaratan ve bu sermayeyi de ehven şartlarda üretici kesime kaydıran bir ekonomik düzene sahip. Bu düzenin öngörülebilir gelecekte değişmesini de beklememek lazım. Zira değişimin, yani daha fazla iç tüketime dayalı bir ekonomik modele geçişin siyasi sonuçları olacaktır. Çin Komünist Partisi de bu anlayış doğrultusunda gerekli dönüşümü uzun bir vadeye yaymayı planlamakta.
Ancak işte Çin’in bu modeli, dünyanın geri kalanı için ciddi bir sorun oluşturmaya başladı. Kendi ülkesinde bir yandan avantajlı şartlarda sermayeye erişim desteğinden, diğer yandan da ölçek ekonomilerinden yararlanan Çin üretimi, bu suretle elde ettiği maliyet avantajı ile birçok pazarda daha da yüksek oranlarla yerli üretimi ikame eder hale geldi. Çin kaynaklı söz konusu ekonomik şok, ithalatçı ülkeler için artık bir ekonomik sorun olmaktan çıkarak toplumsal bir sorun haline geldi. Çin rekabeti nedeniyle üretim kaybı yaşayan bu ülkelerde uzun yıllardır üzerinde mutabakat sağlanmış sosyal mukavele bozuldu. Bu zemin, merkez partilerin güç kaybetmesini ve daha radikal siyasi oluşumların yükselişini de beraberinde getirdi. Söz konusu olumsuzluklara yönelik ilk geniş çaplı tepki 2025 yılında ABD’den geldi. İkinci kez seçilen ABD Başkanı Trump, Çin’in çok taraflı kuralları suistimal ederek ABD ekonomisine zarar verdiğinden bahisle bu ülkeye karşı yüksek oranlarda gümrük tarifelerini hayata geçirdi. ABD ile Çin arasında yaşanan bu ticari gerilim, ister istemez küresel ticarete de yayılacaktı. Zira artık yüksek korumacılık nedeniyle ABD pazarına erişimi sınırlanan Çin, başta Avrupa olmak üzere diğer piyasalara daha fazla ihracat yapmak durumunda kalacaktı. Bir domino etkisi olarak tanımlanabilecek bu süreç paralelinde, bu sefer de AB’nin adeta zorunlu olarak dış ticaretinde daha yüksek bir korumacılığa yönelmesi beklenmelidir. Dolayısıyla 2026, dünya ticaretinde en büyük pay sahibi ülkelerin yükselen korumacılığının damgasını vuracağı bir yıl olacak.
BÖYLESİ BİR KÜRESEL KONJONKTÜR TÜRKİYE AÇISINDAN NE DEMEK?
Türkiye bakımından öncelikli hedef, geleneksel ihracat pazarları itibarıyla korumacı politikaların dışında kalmayı başarmak olmalıdır. Bu tamamıyla mümkün olmadığı zamanlarda da hedefi, en azından rekabet içinde olduğu ülkelere oranla ihracat avantajını koruması olmalıdır. Nitekim 2025 yılında ABD’nin artan gümrük tarifelerinde Türkiye, ilave yüzde 15 oranında bir orana ulaşmış olmakla birlikte, ABD pazarında rekabet içinde bulunduğu Çin, Hindistan, Vietnam gibi birçok ülkeden daha düşük bir ithalat duvarı ile karşılaşmaktadır. Ancak ihracatımız bakımından hala en büyük ve kritik pazar Avrupa Birliği’dir. Türkiye’nin AB’nin birçok alanda (CBAM, “Made in Europe” vs.) yaygınlık kazanan yeni korumacılık önlemlerini çok yakından izlemesi ve değerlendirmesi; ayrıca ekonomi diplomasisiyle bu önlemlerin kapsamı dışında kalmayı hedeflemesi faydalı olacaktır. Bu bağlamda mevcut Gümrük Birliğimizin önemli bir avantaj olduğu vurgulanmalıdır. Tam da bu nedenle, anılan Gümrük Birliği’nin mevcut jeopolitik ortam ve küresel ekonomik konjonktürün ışığında güncellenmesi daha da büyük önem taşımaktadır. O nedenle 2026 yılındaki ikinci hedef, Gümrük Birliği’nin revizyonuna dair müzakerelerin başlatılması olmalıdır.
Son olarak, Türkiye’nin küresel düzeyde artan korumacılığın ışığında, iç pazarında oluşabilecek ithalat baskısını daha yakından takip ederek karşı önlem almasını sağlayacak mevcut kurumsal kapasitesini daha da geliştirmesi önemli olacaktır.

