KÜRESEL TEDARİK ZİNCİRİNİN YENİDEN ŞEKİLLENDİĞİ BİR DÖNEMDE TÜRKİYE’NİN YENİ ROLÜ
Uluslararası ticarette son 50 yıldaki hızlı büyümenin önemli bir bölümü, dünyanın doğusu ve batısı arasında kurulan küresel tedarik zincirleri sayesinde gerçekleşti. 1970’li yıllardan itibaren, gelişmiş ülkelerden Asya ülkelerine doğru büyük fon akışları ile yeni üretim tesislerinin açıldığı bir süreç başladı. Doğrudan yabancı yatırımların yaygınlaşmaya başladığı bu dönemin özelliği, üretim faktörlerinin daha ucuz olduğu ülkelerde üretim yapıp, bu malların dünyaya satılmasıydı. Japonya’dan sonra Güney Kore ve Çin’in bu alanda yatırımcıları ve ev sahibi hükümetleri tatmin eden sonuçlar alması, doğrudan yatırım çekerek ihracata dönük üretim yapmayı bir rekabet stratejisi haline çevirdi. Zamanla başka ülkeler de bu yönde kalkınma stratejilerini tercih ettiler. 1990’lı yıllarda liberal ekonomiye dönen Doğu Avrupa ülkeleri de benzer ama çalışanların ve çevrenin biraz daha korunduğu bir yolu tercih etti. Soğuk savaşın bitişi, teknolojik ilerleme, sermaye piyasalarının derinleşmesi gibi faktörlerle, küresel çapta ekonomik büyüme oldukça hızlandı. Buna paralel olarak ama çok daha agresif bir şekilde dış ticaret ve doğrudan yabancı yatırımlar da büyüdü.
Teknoloji devrimi son yıllarda Asya ülkelerini, Batılı rakiplerine kıyasla biraz daha fazla öne çıkarmaya başlamış görünüyor. İlk işaretlerini 5G ile aldığımız ve zamanla gerilime dönüşen bu yarışın son örnekleri nadir metallerden, çip üretiminden ve savunma sanayiinden geliyor. Bunların da içinde olduğu bir grup faktör nedeniyle ABD Başkanı Trump ilk döneminde Çin’e karşı yürürlüğe koyduğu tarife artışlarını, ikinci başkanlık döneminde de devam ettiriyor. Üstelik bu kez daha agresif ve daha kararlı bir tutumla…
daha agresif ve daha kararlı bir tutumla… Tedarik zincirlerindeki çatırdamada Covid-19’un da önemli bir etkisi oldu. Salgının başlangıç döneminde virüsün kaynağı olması sebebiyle, Çin’den yapılan pek çok ithalat müşterilerin tereddütleri nedeniyle iptal edildi. Yine pek çok sipariş de Çin’deki lojistik ve insan kaynakları sorunları nedeniyle kaynağında durdu. Batı yarım küre bu süreçte daha yakın pazarlardan ve müttefiklerden tedarik etmenin sadece ekonomik aktivitenin değil, gündelik hayatında sürdürülebilirliği için ne kadar kritik olduğuna şahit oldu.
Bunların yanı sıra, Rusya-Ukrayna savaşı, iklim krizi, dijitalleşme, artan jeopolitik belirsizlikler ve ticarette korumacılık eğilimleri küresel tedarik zincirlerinin dönüşümünü hızlandıran faktörler arasında yer alıyor. Bu süreçte şirketler ve devletler, yalnızca maliyet avantajını değil; tedarik güvenliğini, esnekliği, jeopolitik uyumu ve sürdürülebilirliği de önceleyen stratejilere yöneliyor.
Büyük resim içinde Türkiye, coğrafi konumu, üretim kapasitesi, genç nüfusu, ticarete açıklığı, ticaret anlaşmaları ve çok yönlü dış ticaret ilişkileri ile küresel tedarik zincirlerinin yeniden yapılanmasında stratejik bir aday ülke olarak öne çıkıyor.
Türkiye, Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın kesişim noktasında yer alması sayesinde benzersiz bir coğrafi avantaja sahip. Dünya nüfusunun ve küresel gelirin önemli bir bölümüne yakın olması, Türkiye’yi doğal bir lojistik merkez haline getiriyor. Gelişmiş liman altyapısı, kara ve demir yolu bağlantıları, hava kargo kapasitesi, bölgedeki tüm ülkeler ile samimi ve dostane ilişkileri olması da bu özelliğini destekliyor.
Türkiye, 450 binden fazla sanayi işletmesi ile otomotivden tekstil ve hazır giyime, beyaz eşyadan savunma sanayisine, gıdadan kimyaya kadar geniş bir üretim yelpazesine sahip. Orta-düşük ve orta-yüksek teknoloji ürünlerinde esnek ve uygun maliyetli üretim yapabilen bir ülke olarak pek çok sektörde Avrupa tedarik zincirleriyle güçlü entegrasyon içinde. Özellikle son 10 yılda ABD ile ticaret hacminde gözle görülür bir artış var. Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerine yapılan ihracat, toplam ihracatın neredeyse üçte ikisini oluşturuyor.
Bu avantajlarının yanında Türkiye’nin bazı zayıf yönleri de var. Örneğin, mevcut kurulu kapasitesi ile Türkiye’nin kısa bir süre (2-3 yıl) içinde tedarik zincirinde Asya ülkelerine alternatif bir üretici olması mümkün değil. İkincisi, Türkiye’de ciddi bir ölçek yetersizliği var. Sayıları çok olsa da sanayicilerin çok büyük bölümü mikro ve küçük işletmelerden oluşuyor ve bu işletmelerin büyük pazarlara yüksek miktarda standart ürün arz etmesi de olanaklı değil. Üçüncüsü, küresel tedarik zincirlerinde kalıcı bir merkez olabilmek için ekonomik istikrar ve öngörülebilirlik kritik öneme sahip ve son iki yılı hariç tutarsak yakın geçmişte Türkiye bunun aksine örnekler verdi. Kritik bir başka faktör ise sık değişen mevzuat. Ticaret hayatına dair yasal düzenlemelerde yapılan değişikliklerin mümkün olduğu kadar geniş kapsamlı ve az sayıda olması gerekiyor.
Türkiye’nin sanayi ve ihracat yapısı büyük ölçüde orta-düşük ve orta-yüksek teknoloji ürünlerine dayanıyor. Küresel tedarik zincirlerinde ise yüksek teknolojinin, dijitalleşmenin, yapay zekanın ağırlığı yükseliyor. Bu nedenle Ar-Ge’ye, yüksek teknolojili üretime daha fazla odaklanmak gerekiyor. Son yıllarda savunma sanayisinde geliştirilen yerli ve milli ürünler, Türkiye’nin küresel tedarik zincirlerinde daha stratejik bir konuma yükselmesine katkı sağlayabilir.
Doğru politikalar ve uzun vadeli bir vizyonla Türkiye, yalnızca küresel tedarik zincirlerinde bir üretim merkezi değil; aynı zamanda yüksek katma değerli, sürdürülebilir ve güvenilir bir bölgesel merkez konumuna yükselebilir.


