Trump Dönemi Ticaret Politikalarının Küresel Ticarete ve Türkiye-ABD İlişkilerine Etkisi
Trump yönetiminin korumacı ve milliyetçi ticaret politikaları, küresel ekonomik dengeleri yeniden şekillendirirken, Türkiye gibi ülkeler için hem yapısal riskler hem de fırsatlar ortaya çıkarmaktadır
2025 itibarıyla Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemine özgü ticaret politikaları, küresel ticaret düzeninde ciddi dalgalanmalara yol açmaktadır. Trump’ın ilk döneminde olduğu gibi ikinci döneminde de korumacı ekonomi politikaları, artan gümrük tarifeleri ve çok taraflı ticaret anlaşmalarına yönelik eleştiriler temel yaklaşımlar olarak öne çıkmaktadır. Bu politikalar hem küresel tedarik zincirlerini hem de gelişmekte olan ülkelerin ihracat odaklı büyüme modellerini doğrudan etkilemektedir.
Trump yönetiminin ticaret politikalarının merkezinde, “Amerika’yı yeniden büyük yapma” (Make America Great Again-MAGA) söylemi çerçevesinde, yerli üretimi artırmaya ve ithalatı sınırlamaya dönük bir yaklaşım bulunmaktadır. Bu kapsamda, başta Çin olmak üzere çeşitli ülkelere yönelik ek gümrük vergileri uygulanmakta, ikili ticaret anlaşmaları yeniden müzakere edilmekte ve çok taraflı kurumsal yapılar (örneğin Dünya Ticaret Örgütü) sorgulanmaktadır. Bu süreç, dünya ekonomisinde belirsizliği artırmakta, şirketlerin yatırım kararlarını ertelemesine, tedarik zincirlerinin yeniden yapılandırılmasına ve ülkeler arası ticaret hacminde daralmalara neden olmaktadır.
Nisan ayında ABD ile Çin arasında yüzde 145 gibi makul olmayan sınırlara kadar yükselen tarife oranları yerini daha sonra makul bir müzakere ortamına bırakmıştır. ABD Başkanı Trump’ın 9 Temmuz’a kadar müzakere için süre tanımasından sonra bu sürenin dolmasıyla ülkelere yeni tarife oranlarını bildiren mektuplar iletilmeye başlanmıştır. Bu çerçevede Kazakistan’a yüzde 25, Myanmar’a yüzde 40, Güney Afrika’ya yüzde 30, Malezya’ya yüzde 25, Japonya’ya yüzde 25, Güney Kore’ye yüzde 24, Libya’ya yüzde 30, Cezayir’e yüzde 30, Irak’a yüzde 30, Filipinler’e yüzde 25, Moldova’ya yüzde 25, Brezilya’ya yüzde 50, Kanada’ya yüzde 35, AB’ye yüzde 30 tarife oranı getirildi. Trump gönderdiği mektuplarda bu oranlara karşılık verilmesi halinde oranlarda tekrar artışa gidileceği ifadesine de yer verdi. Diğer taraftan ABD’nin çoğu ticaret ortağına yüzde 15 veya yüzde 20 oranında genel gümrük vergileri getirmeyi planlandığı da söylendi. Bazı ülkeler oranları kabul ederken bazıları da karşılık vereceğini ifade etmiş olup bu çerçevede tarife savaşlarının yıl boyunca şiddeti azalsa da devam edeceği ve küresel ticaret üzerinde bir risk unsuru olacağı beklenmektedir. Türkiye açısından bakıldığında, ABD’nin korumacı politikalarının hem risk hem de fırsat barındırdığı söylenebilir.
Türkiye, ihracata dayalı büyüme modeline sahip ve özellikle Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği çerçevesinde sanayi ürünleri ihracatında güçlü bir aktördür. Ancak ABD’nin Çin’e yönelik yaptırımları ve yüksek vergileri nedeniyle, bazı Amerikan şirketleri Asya dışındaki üretim merkezlerine yönelmekte, bu da Türkiye için tedarik zincirinde “alternatif üretici ülke” olarak fırsatlar doğurmaktadır. Özellikle tekstil, otomotiv yan sanayi, beyaz eşya ve elektronik gibi sektörlerde Türkiye’nin rekabet avantajı dikkat çekmektedir.
Diğer taraftan ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşı sonrasında Çin, ABD’de kaybedeceği Pazar payını başka ülkerle telafi etme stratejisi uygularsa başta AB olmak üzere Türkiye’nin güçlü olduğu pazarlarda saldırgan bir tutum sergileyebilir ki bu da bizim açımızdan bir risk unsuru olacaktır. Diğer taraftan ABD’nin yüksek tarife uyguladığı ülkelere göre de ülkemiz düşük tarife oranı ile avantajlı bir konuma gelebilir.
Öte yandan, ABD ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkiler, zaman zaman siyasi gerilimlerin gölgesinde şekillenmektedir. Savunma sanayi, enerji ve teknoloji transferi gibi stratejik alanlardaki kısıtlamalar, ikili ticareti olumsuz etkileyebilmektedir. Trump yönetimi, Türkiye’yi zaman zaman “adil olmayan ticaret uygulamaları” içinde görmekte ve çelik-alüminyum gibi ürünlerde ek vergilere başvurmaktadır. Bu durum, Türk ihracatçılar için maliyetleri artırmakta, bazı sektörlerde pazar kayıplarına neden olmaktadır.
Bununla birlikte, Türkiye’nin ABD ile ticaret hacmi son yıllarda artış göstermiştir. ABD, Türkiye’nin ihracat yaptığı en büyük beş pazardan biridir. Özellikle savunma, ilaç, tekstil, hazır giyim ve gıda ürünleri öne çıkan kalemler arasındadır. Trump’ın ilk başkanlık döneminde ikili ticaret hacminin 100 milyar dolar seviyesine çıkarılması yönünde niyet beyanları olmuş ancak bu hedefe ulaşmakta bazı zorluklar yaşanmıştır. Gümrük tarifeleri, kotalar ve teknik engeller bu hedefin önündeki temel engeller olarak dikkat çekmektedir.
Küresel ölçekte ise Trump’ın politikalarının doğrudan etkisiyle, çok taraflı ticaret düzeni sorgulanmakta ve bölgesel ikili anlaşmalara yönelim artmaktadır. Bu durum, küresel ticaretin parçalanmasına ve kuralsızlaşmasına yol açabilir. Türkiye gibi orta büyüklükteki ekonomiler için bu gelişmelerin anlamı, dış şoklara daha açık hale gelmek ve öngörülebilirliği azalan bir ticaret ortamında esneklik kazanma ihtiyacıdır.
Türkiye’nin bu yeni küresel düzene adapte olabilmesi için makro düzeyde ticaret diplomasisini daha da güçlendirmesi, ikili ve bölgesel anlaşmalara daha aktif katılması ve ihracat stratejilerini çeşitlendirmesi önem taşımaktadır. Ayrıca, katma değeri yüksek ve teknoloji odaklı ürün ihracatının artırılması, Türkiye’nin küresel pazarlardaki rekabetçiliğini güçlendirecektir. Mikro düzeyde ise firmalarımız sürecin risklerini ve fırsatlarını eş zamanlı olarak incelemeli ve stratejilerini buna göre kurgulamalıdır.
Sonuç olarak, Trump yönetiminin korumacı ve milliyetçi ticaret politikaları, küresel ekonomik dengeleri yeniden şekillendirirken, Türkiye gibi ülkeler için hem yapısal riskler hem de fırsatlar ortaya çıkarmaktadır. Türkiye’nin bu yeni dönemde esnek, öngörülü ve çok yönlü bir dış ticaret politikası izleyerek konumunu sağlamlaştırması, ekonomik dirençliliği artırmak açısından kritik önemdedir.



