Jeoekonomik Rekabetin Ara Yüzü: Yatırım Diplomasisi
Yatırım diplomasisinin öne çıktığı küresel düzende, Türkiye uzun vadeli ve sürdürülebilir yatırımlar için hem güçlü potansiyeli hem de stratejik konumuyla dikkat çekiyor
ABD Başkanı Trump, ilk denizaşırı ziyaretini Orta Doğu’ya yaparken, petrol zengini Körfez ülkelerinin liderlerinden 2 trilyon dolarlık yatırım sözü almayı ihmal etmemişti. Her ne kadar bu adım, ABD’nin söz konusu ülkelere yönelik askeri harcamalarının karşılığını alma çabası olarak değerlendirilebilse de yatırım çekmenin taşıdığı öneme de işaret ediyordu. Benzer şekilde, dönemin Almanya Şansölyesi Scholz ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron da Çin’e gerçekleştirdikleri ziyaretlerde, iş dünyasının önde gelen temsilcilerini yanlarına alarak hem ticaret hem de yatırımları geliştirmeyi hedeflemiş; böylece diplomatik temaslarında iş dünyasına da önemli bir rol vermeyi tercih etmişlerdi. Uluslararası diplomatik temaslarda her zaman gündemde olan öncelikli konulardan biri de yatırım boyutudur. Günümüzde ticari diplomasi, dijital diplomasi, iklim diplomasisi, okyanus diplomasisi ve uzay diplomasisi gibi yeni kavramlara giderek daha fazla önem verilirken, yatırım diplomasisi de öne çıkan başlıca alanlardan biri haline geliyor. Tüm devletler kendi ekonomik potansiyellerini geliştirmek, kalıcı ekonomik fayda, üretim, istihdam ve katma değer sağlamak, diğer ülkelerle ilişkileri geliştirmek ve uluslararası itibar oluşturmak için yatırımlara can simidi gözüyle bakıyor.
Uluslararası sermayenin bir bölümü kısa vadeli, yüksek getiri arayışında olsa da asıl anlamlı olan, uzun vadeye yayılan ve ‘greenfield’ olarak adlandırılan, somut değer yaratmaya odaklı yatırımları çekebilmektir. Bu tür yatırımlar, aynı zamanda bir ülkenin geleceğine duyulan güvenin de göstergesidir. Türkiye gibi gelişmekte olan ve iç piyasada yeterli sermaye birikimine sahip olmayan ülkeler açısından, her türlü doğrudan yabancı yatırımı çekme arayışı elbette geçerlidir; ancak asıl önemli olan, ülkenin gelişen sektörlerine yönelen, istihdam yaratan ve Ar-Ge üreten yatırımlardır. Ancak bu yatırımları çekmek çok da kolay değil. Örneğin; temiz teknoloji sektörlerine yapılan yatırımlar için bir ülkenin istihdam gücü ve teknolojik ve lojistik altyapısının da yeterli olması büyük önem taşıyor. Dünya artık büyük bir pazar yerine dönüşmüş durumda ve ülkeler, bu pazarda yatırım diplomasisini de kullanarak kendi avantajlarını ve olumlu özelliklerini yabancı yatırım çekmek amacıyla öne çıkarıyor. Öte yandan, ülkeler yabancı yatırım çekmeye çalışırken, kendi yatırımcıları da daha rekabetçi ya da daha düşük maliyetli olduğunu düşündükleri coğrafyalara yatırım yapabiliyor.
KÜRESEL YATIRIM HARİTASI YENİDEN ŞEKİLLENİRKEN YATIRIM DİPLOMASİSİ
Tüm dünya, jeopolitik gerilimlerin arttığı bir dönemden geçerken, bu gerilimlerin arkasında giderek keskinleşen bir rekabetin ve derinleşen bir jeoekonomik depremin bulunduğunu görüyoruz. Çin’in yükselişi ve ABD’nin büyüyen dış açığı ekonomik bölüşümün giderek daha çetrefil bir paylaşım kavgasına sahne olmasına yol açıyor. Batı dünyası rekabetçiliğini koruma mücadelesi veriyor. Çin etki alanını genişletirken ticaret rotalarının küresel krizlerden etkilenmemesini sağlamaya çalışıyor. 2015’te 2 trilyon dolarla zirveye çıkan küresel doğrudan yabancı yatırımlar, 2020’de 962 milyar dolara gerilemiş, 2021’de yeniden 1,5 trilyon dolara yükselmiş, ancak 2022’de yüzde 12 azalarak 1,3 trilyon dolara düşmüştü. Son verilere göre 2024’te doğrudan yabancı yatırımlar yeniden 1,5 trilyon dolara ulaşsa da bu rakamın önemli bir kısmını oldukça istikrarsız mali akışlar oluşturmaktadır.
Diğer bir önemli özellik ise; doğrudan sermaye akışlarının sürdürülebilir kalkınma amaçlarını ve kapsayıcı büyüme hedeflerini destekleyecek biçimde değil de kısa vadeli getiri ve risk yönetimi arayışıyla gerçekleşmesidir. Jeopolitik gerilimlerin yanında, finansal risk ve belirsizliğin artış göstermesi, uzun vadeli yatırımcı güvenini zedeliyor ve sermaye akımlarının kalkınma potansiyelini aşındırıyor. Bu durum özellikle ulusal güvenlik, tedarik zinciri yapılanması ve ticaret politikalarındaki değişimlere hassas sektörlerde daha belirgin hale geliyor. Gelişmekte olan ülkeler açısından ise sermaye akışlarının, en fazla ihtiyaç duyulan altyapı, enerji ve teknoloji gibi istihdam yaratan alanlara yönelmemesi; küresel rekabette geri kalmalarına ve kapsayıcı büyümeyi gerçekleştirememelerine neden oluyor. Devlet ve özel sektör yatırımlarının kalkınma hedefleriyle uyumlu hale getirilmesi, uluslararası kredi kuruluşlarının yatırımlara güvence sağlaması ve politika yapım süreçlerinin öngörülebilir olması; yabancı yatırımların daha verimli alanlara yönlendirilmesi açısından kritik öneme sahiptir.
BİR DOĞRUDAN YATIRIM DESTİNASYONU OLARAK TÜRKİYE
Çok değişkenli ve çok boyutlu bu matriks içinde Türkiye’nin konumu nedir diye baktığımızda, Türkiye’nin belirli açılardan önemli avantajlara sahip olduğunu görüyoruz. Bu avantajlar Türkiye’nin yatırım diplomasisindeki başarısı açısından da belirleyici oluyor. Türkiye’nin uzun vadede hızla büyüyen bir ülke olması, yeni teknolojilere kolay uyum sağlaması, görece genç nüfusu ve sıkça vurgulanan coğrafi avantajları, yabancı yatırımlar açısından cazip bir ülke olmasını sağlıyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği adayı olması ve Ortaklık Anlaşması’na dayanan Gümrük Birliği ilişkisi Avrupa pazarına erişim açısından da imkanlar sunuyor. Yabancı yatırımlara sunulan vergi avantajları gibi bazı olanaklar etkili olsa da Türkiye’nin yabancı yatırım çekme potansiyelinin daha da geliştirilmesi açısından atılabilecek önemli adımlar var. Türkiye’nin hızla kentleşen bir ülke olarak altyapı sorunlarını çözmesi, çarpık şehirleşmeyi önlemesi, insan kaynağını özellikle STEM (fen, teknoloji, mühendislik, matematik) alanları başta olmak üzere çağdaş kriterlere göre eğitmesi, enflasyonist ekonomik ortamın yarattığı belirsizliği gidermesi ve deprem ile iklim değişikliği gibi kritik sorunlarla etkin bir şekilde mücadele etmesi öncelikli konular arasında yer alıyor.
Bununla birlikte, Türkiye’nin Gümrük Birliği ilişkisi üzerinden Avrupa pazarına erişiminin, Gümrük Birliği’nin güncellenmesiyle daha da güçlendirilmesi ve özellikle Avrupa’dan gelen yatırımların artırılması, önemli bir hedef olmalıdır. Türkiye’nin Avrupa Yeşil Mutabakatı ve dijital gündeme uyum sağlaması, yeşil yatırımlara ve temiz teknolojilere giden yatırımları çekmesi açısından da önemli bir ivme yaratabilir. Ayrıca Türkiye’nin, askıya alınmış durumda olan AB katılım sürecini ve reform gündemini canlandırması; başta hukuk devleti ilkeleri olmak üzere, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan, kişisel verilerin korunmasından karbonsuzlaşmaya kadar uzanan çağdaş hukuki ve yönetsel standartlara uyum sağlaması, yatırım diplomasisi yarışında öne çıkmasını önemli ölçüde destekleyecektir.



